22.10.2017

Dönme Dolaplar Kentinden Öyküler

Yazı ve Fotoğraflar:
Elçin Turan Haberi Oku

Romanların yaşadıkları mahallerin yok edilmesine, evlerinin yıkılmasına, etnik kökenlerinden dolayı maruz kaldıkları ayrımcılığa bir süredir tanık oluyoruz. Binlerce yıllık kültürlerinin hâkim olduğu Sulukule’nin yıkılması yakın zamanda yaşanan en çarpıcı örnekler biriydi.  Belediye eli ile gerçekleştirilen yıkımların ardından yoksunluk içinde bir yaşam sürmeye mecbur bırakılan Romanların yaşam koşullarının zorluğunu Kadıköy’de Hasanpaşa Gazhanesi bölgesinde görmek mümkün. Bu bölgedekilerin bir kısmı fabrikanın yakınındaki tek odalı, elektriği suyu olmayan, gecekondularda kalırken; bir kısmı da yıkımlar sonrasında geldikleri duvarları yıkılmaya yüz tutmuş, terk edilmiş fabrikanın içine yaptıkları gecekondularda yaşıyorlar.

“Hepimizin hikâyesi aynı” demişti Roman kadınlardan biri… Uzunca sohbetler her birinin düşlerinin çeşitliliğini, ayrı ayrı insan olarak değerlerini, güzelliklerini açığa çıkarırken; kendilerince iyi bir yaşam sürme beklentilerinin karşısına çıkartılan engeller, yaşadıkları sorunlar ve bunlarla baş etme çabaları, hepsinin hikâyesini bir yerde ortaklaştırıyor.

Pınar, fabrikanın biraz yukarısındaki gecekonduda kalıyor. Bu çevrede yaşayan diğer Romanlar gibi küçük bir ücret karşılığında, her gün öğlen başlayıp akşama kadar çöp toplayarak kendisine ve beş çocuğuna bakmaya çalışıyor. Bu işi yapmayı istemiyor ama diğer taraftan içine sürüklendiği şartlarda, dediğine göre “bu işi yapmazsan açsın”. Pınar’ın ve diğerlerinin bir günde topladıkları 50 kilo karton karşılığında aldıkları ücret 5 lira. Ona “çöp toplama işinin yerine ne yapmak isterdin?” diye sorduğumda “Aylık alabileceğimiz bir iş olsa, ne biliyim temiz bir iş olsa, iyi olurdu. Biz de zaman geliyor bıkıyoruz. Ama Roman olduğumuz için, hırsızlık yaparız diye iş vermiyorlar” diyor.

Burada kadınlar suyu başka yerden, Kayışdağ’dan bidonlarla getiriyorlar. Sobayı yakmak için gerekli kömürü satın almakta sıkıntı çekiyorlar. Akşam karanlık çöktüğünde elektrik olmadığından mumlar yakılıyor. Defalarca evlerinin yıkılmasından sonra Hasanpaşa Gazhanesi’ne gelip fabrikanın içinde kendi elleriyle yaptıkları evlerde yaşamaya çalışan Roman aileler, günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyen çöp toplama işinde çalışıyorlar. Belediyeler tarafından yaşadıkları mekânlara, bu mekânların içinde kendi ifadesini bulan kimliklerine, gündelik ilişkilerine yönelik saldırılara Romanlar,  yaptıkları işte de maruz kalıyorlar. Kendilerine uygulanan şiddet, çöp arabalarının ellerinden alınması, kazandıkları paraya el konulması, onları bir kez daha hem öfkelendiriyor hem de seslerinin toplumun kalanı tarafından duyulmasına yönelik beklentilerini artırıyor.

“Sabaha kadar çalışıyoruz biz. Kimse bu işi isteyerek yapmıyor. Kazandığımız elimizde kalmıyor ki. Belediye, arabaları, çöp arabalarımızı alıp kırıp hurdaya satıyor. Bir çöp arabası 70-80 lira. Benim o kadar topladığım para böyle bir anda gidiyor. Kadıköy Belediyesi bunu yapan… İşe korka korka gidiyoruz artık, acaba hangi sokaktan çıkacaklar diye. Üstüne bir de dövüyorlar” diyor Ahmet. Fabrikanın içindeki evlerden biri o ve ailesine ait. Eşi ve oğlu ile derme çatma, sobalı, tek odalı evde yaşıyorlar. Ahmet sözlerine şöyle devam ediyor: “Önceden Karacaahmet Mezarlığı’nın orada çadırlarda kalırdık. O zaman da kağıtçılık yapardık ama serbesttik, kimse karışmazdı. Şimdi polis çeviriyor; önce gasp yapanları çevir sen! Kocaman bahçemiz vardı o dönem, sonra Kadıköy Belediyesi gelip yıktı. Oradan başka yere, sonra başka yere geçtik. Kimileri Tekirdağ, Burgaz, Edirne, Çorlu’ya dağıldılar. Benim toprağım burası; ben bir yere gitmedim. Buraya geldik, belediye elektriğimizi kesti. Pislikler vardı, biz temizledik ev yaptık burayı. 2 senedir de bu evdeyiz.

95’te başladı bu olaylar. O zamanlar eski Salı Pazarı’nda hurdacılık yapardık. Kavga ettik belediyeyle. Belediyenin şefi ona para vermediğimizde kancayı takardı bize. Bir daha görürsem onu, “rüşvet yiyorsun sen” diyeceğim yüzüne karşı. Sadece bizim değil dışarıdakilerin de arabasını alıyorlar. Küçükbakkalköy’de yerleri var, orada arabaları kırıp satıyorlar.

5-6 kez yıkıldı buradaki Romanların evleri.  Belediye yıkacağız diyor, 1 ay sonra gelip yıkıyorlar. Eşyalarımızı da alıp arabaya yüklüyorlar. Benim kömür fabrikasının arkasında evim vardı, onu da yıktılar. Yağmurda bizi sokağa attılar.”

Ahmet ve oğlu Emrah ile konuşurken söze Emrah’ın arkadaşı Mert de katılıyor. Mert, Roman değil ama bütün iyi arkadaşları bu mahalleden, dediğine göre. O da mendil satarak geçiniyor; günlük kazandığı para 10-20 lira. Belediyenin katı atık işçilerine karşı tutumuyla kendisi de karşılaşmış defalarca. “Mendil satıyorum, malımı alıyorlar. İnsanların ceplerindeki parayı boşaltıyorlar. Kendileri aralarında paylaşıyorlar”. Mert, bu mahalleyi, Roman arkadaşları ile ilişkisini ise şöyle anlatıyor: “Ben gacoyum. 7 sene evvel bu ortamın içine girdim. Çok güzel anılarım oldu burada. Ben bunların içinde büyüdüm. Romanlar, sokakta mısın, yataklarını paylaşırlar. Kötü yanlarını görmedim hiç. Evimiz bir iki sokak ötede. Annemler çok kızıyor onların arasında olmama ama tanısalar onlar da severler. Bir kere hoşgörülüler, misafirperver insanlar. Şimdilerde televizyonlarda görüyorsun; gaci milleti hep Roman milletine özeniyor.”

Ahmet’e belediyenin çöp toplayanlara yönelik tavrının ona göre nedenini sorduğumda şöyle cevap veriyor: “Çöpü biz topluyoruz diye onlara mal gitmiyor. Simitçileri bile alıyorlar. 70 yaşındaki adamın arkasından koşuyorlar arabayı almak için. E bu adam evine nasıl yemek götürecek?” Romanların devletin kurumlarınca “hırsız” olarak görülmesine karşı da tepkili: “Bana iş ver, elimdeki arabayı alma ya da… Hırsızlık yapmayayım ben de. 91’de mahpus yattım. İş arıyorum, vermiyorlar sabıkalısın deyip. Kadıköy’de boyacılık yapardım, sandığımı alırlardı. Bir sandık 300-400 lira. Bunları yapıyorlar, sonra bize hırsız diyorlar”.

İsteği ise mahalledeki yoksulluğa itilmiş tüm Romanların beklentisi ile aynı: Düzgün koşullarda, çalışma saatleri belli, kendisini ve ailesinin geçimini sağlayacak bir işte çalışmak ve diğer herkes gibi hak ettikleri değerde bir yaşam sürebilmek.