14.12.2017

FATİH İTFAİYESİ
Alevler Yükseldiğinde...

Yazı ve Fotoğraflar: Arif Yaman Haberi Oku

  • Sıcak, duman ve karanlık bir araya gelince buna dayanmak insanüstü bir çaba gerektiriyor.
  • Büyük bir yangın ihbarına giderken neyle karşılaşacağını düşünen itfaiyecilerin tedirginliği yüzlerinden okunuyor.
  • İstiklal Caddesi'nde bir giyim mağazasında elektrik kontağı nedeniyle çıktığı tahmin edilen yangına itfaiyeciler çok kısa bir süre içinde müdahale ettiler. Yangın sabahın erken saatlerinde çıktığı için cadde sakin. Ancak her zaman böyle olmuyor.
  • Yangına nerelerden ve nasıl bir teknikle müdahale edileceği kişisel tercihlerden çok 'başçavuş' olarak da adlandırılan ekip amirlerinin yönlendirmesiyle gerçekleşiyor.
  • Dar sokaklar, otomobiller, trafik keşmekeşi ve meraklılar, çoğu kez itfaiyecilerin işini zorlaştırıyor.
  • Dakikalar önce alevlerin arasında mücadele veren itfaiye görevlisinin yüzünde ter ve is birbirine karışmış.
  • Cuma namazlaı itfaiye merkezinde topluca kılınıyor. Ancak yangın alarmı çaldığında kimse namazın bitmesini beklemiyor.
  • Fatih İtfaiyesi'nde görevli ekip amiri Ali Osman Aygün boş zamanlarını ağırlık çalışarak değerlendiriyor.
  • Boş vakitlerinde voleybol oynamak itfaiyecilerin en sevdiği aktivitelerden biri.
  • Büyük bir yangın anında itfaiye görevlilerinin takım halinde çalışması çok önemli.
  • Ekip amiri Aygün yangın anında takımını doğru yönlendirmek için büyük bir efor sarfediyor.
  • Bir yangında en önemli görevlerden biri alevlerin yanan binanın etrafına sirayet etmesinin engellenmesi. Yanan binanın alevleri yan apartmanın camlarını patlatmış olsa da itfaiyenin çabasıyla sirayet önleniyor.
  • Her ihbar değerlendiriliyor ancak zaman zaman asılsız çıkan ihbarlar hem derin bir soluk aldırıyor hem de moral bozuyor.

 

İtfaiyecilik için söylenebilecek birçok şeyin arasından en basit olanını seçersem, herhalde bu ‘tehlikeli bir iş' tanımlaması olurdu. Aslında bu tanımlama, onlarla iki ay vakit geçirmiş biri olarak bana özel değil, herkesin malumu. Ancak yine de, içinde yaşadığımız modern zamanın bize sunduğu ‘korunaklı hayat' tasavvurunu referans alan bizlerin, en nihayetinde bir belediye hizmeti olan itfaiyeciliğin ne denli ölümle burun buruna yapılan bir meslek olduğunu tahmin edebileceğimizi sanmıyorum.

  Fatih İtfaiyesi'yle birlikte ‘ilk yangınıma' giderken, o büyülü arabanın içinde bencilce, bir sevinç duyarak en büyük çocukluk hayallerimden birinin gerçekleştiğini düşünüyordum.  Kulakları sağır edercesine çalan sirenler, hararetli telsiz konuşmaları, büyülü bir elin önümüzdeki araçları yan şeride kaydırıp yolumuzun açılması ve Fatih'in dar sokaklarında uçarcasına yol almak…

     Bu ‘eğlenceli' yolculuk sona erip de yangın yerine vardığımızda ise gördüğüm şey karşısında okkalı bir küfür savurduğumu hatırlıyorum. Üç katlı bina alevler içinde yanıyor, alevlerin bittiği yerde simsiyah bir duan göğe yükseliyor, zaman zaman meydana gelen patlamalarla etrafa ısınmış taş parçaları yağıyordu. Benim nutkumun tutulduğu yerde ise itfaiyecilerin işi başlıyordu. Aceleyle araçtan inip takımını yönlendirmeye başlayan ekip amirine defalarca kaskını takmasını söylediğimde beni duymamıştı bile.

    Gittiğim ilk yangın, onlarla geçirdiğim süre boyunca gördüğüm en büyük yangın oldu. Daha sonra gittiğimiz irili ufaklı birçok olayda neden ‘itfaiye şehidi' diye bir kavramın ortaya çıktığını daha iyi anladım.

     Onların deyimiyle eskiye nazaran çok daha az yangının meydana geldiği ve daha güvenli ekipmanlarla çalıştıkları güzel zamanlara denk gelmiş olsam da, bu kadarının dahi kaldırılması güç bir yaşam tarzı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

İtfaiyecilik için söylenebilecek birçok şeyin arasından en basit olanını seçersem, herhalde bu ‘tehlikeli bir iş' tanımlaması olurdu. Aslında bu tanımlama, onlarla iki ay vakit geçirmiş biri olarak bana özel değil, herkesin malumu. Ancak yine de, içinde yaşadığımız modern zamanın bize sunduğu ‘korunaklı hayat' tasavvurunu referans alan bizlerin, en nihayetinde bir belediye hizmeti olan itfaiyeciliğin ne denli ölümle burun buruna yapılan bir meslek olduğunu tahmin edebileceğimizi sanmıyorum.

  Fatih İtfaiyesi'yle birlikte ‘ilk yangınıma' giderken, o büyülü arabanın içinde bencilce, bir sevinç duyarak en büyük çocukluk hayallerimden birinin gerçekleştiğini düşünüyordum.  Kulakları sağır edercesine çalan sirenler, hararetli telsiz konuşmaları, büyülü bir elin önümüzdeki araçları yan şeride kaydırıp yolumuzun açılması ve Fatih'in dar sokaklarında uçarcasına yol almak…

     Bu ‘eğlenceli' yolculuk sona erip de yangın yerine vardığımızda ise gördüğüm şey karşısında okkalı bir küfür savurduğumu hatırlıyorum. Üç katlı bina alevler içinde yanıyor, alevlerin bittiği yerde simsiyah bir duan göğe yükseliyor, zaman zaman meydana gelen patlamalarla etrafa ısınmış taş parçaları yağıyordu. Benim nutkumun tutulduğu yerde ise itfaiyecilerin işi başlıyordu. Aceleyle araçtan inip takımını yönlendirmeye başlayan ekip amirine defalarca kaskını takmasını söylediğimde beni duymamıştı bile.

    Gittiğim ilk yangın, onlarla geçirdiğim süre boyunca gördüğüm en büyük yangın oldu. Daha sonra gittiğimiz irili ufaklı birçok olayda neden ‘itfaiye şehidi' diye bir kavramın ortaya çıktığını daha iyi anladım.

     Onların deyimiyle eskiye nazaran çok daha az yangının meydana geldiği ve daha güvenli ekipmanlarla çalıştıkları güzel zamanlara denk gelmiş olsam da, bu kadarının dahi kaldırılması güç bir yaşam tarzı olduğunu düşünmeden edemiyorum.