21.11.2018

KELEBE*

Fotoğraflar ve Yazı: Enes Ümit Uzuntaş Haberi Oku

  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş
  • Fotoğraf: Enes Ümit Uzuntaş

Hiç bilmediğim bir şehrin, hiç duymadığım bir köprüsünde bekliyorum. Aklıma Sontag'un bir sözü geliyor:  "Fotoğraf toplamak,  dünyayı biriktirmek…". Her fotoğraf ayrı bir dünya, her fotoğraf ayrı bir yaşam.

Fatih geliyor. Maden teknikeri. Ülkenin ne kadar karası varsa, bulaşmış eline. Biz Soma'da tanıştık. Onu her gördüğümde aynı duyguyla irkiliyorum. Kaç insan bir daha göremeyeceği her canlıya, en önemlisi ışığa sırtını dönerek yerin dibine girer? Büyük abiler, bunun adına toplantılarda istihdam diyor. Oturuyoruz bir çay bahçesinde. Geceymiş vardiyası. "Gece gireceğiz madene." diyor Fatih. Ardından ekliyor "Türkiye'nin en ilkel madenlerinden birini görmeye hazır mısın?" Tam "hazırım" diyecekken tutuyorum kendimi. Heyecanımı kendime saklıyorum. Aklımdaki soruları atıyorum cebime. Kafamı sallamakla yetiniyorum.

Yeşilçam sahnesindeki görevini bitirip işçi taşımaya başlamış bir minibüse bindik. İş sahasına geldiğimizde, sanki bozkırın ortasında kendini kanıtlamaya çalışıyormuş gibi tek başına duran,  tek katlı prefabrik… İçine giriyoruz. Fatih anlatıyor. Odaklanmaya çalıştıkça derin bir boşluk çağırıyor beni. Dışardan sesler geliyor. İşçiler gelmiş, vardiya değişimi var. Fatih'in verdiği elbiselerin içindeyim. Çizmeler bir numara büyük, önemsemiyorum. "Hadi!" diyor Fatih. Ocak ağzının önünde duraklıyorum. Bir şey eksik. Asansör! Fatih'in suratına bakıyorum. "Asansör yok mu?"  "Yok!" diyor. Burada kömür insandan daha değerli. Her gün işlerine başlamak için 2000 metre yürüyen işçilerin yanında sadece yutkunuyorum. Başlıyoruz yürümeye. Dışarısı serindi. 50 metre yaşam şeridinden tutunarak yürüyorum. Fakat çizmelerin bir numara büyük olması yürümeme engel oluyor. Geri dönüyoruz. Çizmelerimi değiştirip tekrar yürümeye başlıyoruz. Madenin içine doğru gittikçe sanki çekirdeğe ulaşıp gecenin o saatinde, uyuyan insanları yerinden edebilecekmişim gibi hissediyorum. Öyle olmuyor tabi, ne biz çekirdeğe ulaşıyoruz, ne siz yattığınız yerlerden irkilip, yerin metrelerce altındaki insanları hissediyorsunuz. Ciğerlerim keskin kokularla irkiliyor. Fatih anlatıyor bir yandan, ara ara göçükler oluyormuş. Bir bölüme varıyoruz. Fatih ölçümleri kontrol ediyor, bir daha felaket olmasın diyeymiş. Ekliyor ardından onların yaptığı ölçümlerin yeterli olmadığını. Biliyorum yeterli olmadığını. Soma'da babalarını kaybetmiş çocukların, gözlerinde gördüm yetmeyenleri. Ve yetmeyecek olanları.

İşçilere ulaşıyoruz en sonunda. Çoktan başlamışlar ömürlerinden ömür vermeye, kömürün karasında ter dökmeye. Bir başka bacaya yürümeye başlıyoruz, kimi yerlerden emekleyerek geçiyoruz. Biraz ileride başka çalışan işçilerin yanına gidiyoruz. Fatih işçilerle sohbet ediyor. O anda yukarıda bir boşluk dikkatimi çekiyor. Bakayım derken, Fatih "Orası kömür damarı, baş yukarı çalışma yapılıyor." diyor. Karanlıkta algıladığım ilk şey, boşluğun bir insanın sığabileceği kadar olması.  Burada nasıl çalışılır, diye düşünmeden kendimi alamıyorum. Ve bulunduğumuz yer çok sıcak. Kaskımı çıkarıyorum. Küçük çapta olan göçükten alıyorum payımı. Geri takıyorum. Kafamı kaldırıp, işçilerin suratına utanarak bakıyorum. Defalarca sorguluyorum kendimi, "yaşamdan bize ne kalıyor" diye? Ara ara sulak bölümler oluyor. İlerlemek güçleşiyor. İlk gün büyük bir utançla sadece dört buçuk saat kalabiliyorum. Çıkınca yer küreye, nefes almaya çalışıyorum. Sanki bütün dünyanın oksijenini ciğerlerime çeksem yetmeyecek gibi.

İkinci gün aynı ritüellerden geçiyorum. O ilk heyecan gidiyor. Tarifi zor bir isyan alıyor yerini. İşçilerle konuşmaya başlıyorum. İş güvenliğinin olmadığını söylüyorlar. Başka çarelerinin olmadığını... Bir kömür kadar değer bulamadıklarını anlatıyorlar. İlerliyorum. Üç kişinin yaklaşık iki yüz kilogramlık bir kütüğü kaldırmaya çalıştığını görüyorum. İçlerinden en cılız olanı pes ediyor. O anları unutamıyorum. Arkadaşları destek oluyor. Omuzundan tutuyor. "Hadi! Biz yaparız!" diyorlar.

Sadece amirlere ve mühendislere yemek çıkıyormuş. İşçiler kendileri getiriyormuş. Hepsinin termosu var. İkram ediyorlar. Başlıyoruz sohbete… "Nereye kadar sürer bilinmez." diyor bir tanesi. Bilinmiyor gerçekten. O anlardan beri içimde tek yankılanan ses "Neden?" oluyor.

Bilim insanlarına sözüm yok. Ama bence, dünya içinde birçok dünya bulunduran bir yer. Ben inandım Sontag'a... O dünyalardan bir tanesini sizler için çektim. Fatih'in gözlerine hazır her şey yetiyormuş gibiyken bir kez daha baktım. Sarıldım vedalaştım. Çıktım iş sahasından. Aynı minibüs geldi. Gökyüzünü gözlerime doldura doldura çıktım şehirden. Bir avuç kömür için, bir ömür verenlerin yolunda...

* Kelebe (Kör kuyu): Yeraltında yukarıdan aşağıya doğru açılan, ocak katlarını irtibatlayan ve yeryüzüne direkt çıkışı olmayan kuyu.