22.10.2017

Tarihten Günümüze Kadın Olmak Üzerine…

Yazı ve Fotoğraf: Burçin Ercan Haberi Oku

  • Tarihten Günümüze Kadın Olmak Üzerine…

 

Kadın denildiğinde aklımıza ilk gelen imge nedir?

Kadını düşünürken tasavvur ettiğimiz göstergeler nelerdir ve bu göstergelerin tümü zihnimize nasıl yerleştirilmiştir?

Kadının sosyal hayattaki yeri ve konumuna ilişkin belirlemeleri kimler, nasıl yapmaktadır?

Kadının bu süreçteki rolü ve bu rol üzerindeki belirleyici etken nedir?

İşte tüm bu soruların cevapları bir ülkede ‘kadına verilen değer’ ve ‘kadının o ülkedeki konumu’ hakkında yeterli bilgiyi almamızı sağlayabilir belki de. Bir ülke üzerinden bu tezimizi karakterize ederek, durumu açıklamakta fayda olacaktır.

İnsan karakterinin ve yaşam tarzının belirlenmesinde coğrafya ve tarih çok önemli faktörlerdir. Türkiye’de de kadın meselesi bu coğrafyanın tarihi boyunca şekillenmiş ve halen süre gelen bir meseledir. Bu ülkede kadın akla tezadıyla gelir evvela. Zaten bu çelişkiden doğan sorunlar yüzünden kadın sadece kadın olma vasfını kaybetmiştir bizim zihinlerimizde.

Öğretilmiş olan tanımıyla kadın öncelikle ‘anne’dir bizim için, daha sonra ise ona anneliğe adanmış ne kadar vasıf varsa yükleyiveririz sorup soruşturmadan! Kadınsa eğer bir insan kesinlikle anne de olmak zorundaymış gibi… Seçim şansını bile elinden alıveririz o anda. Ondan sonra ola ki kadın anne olmayı istemesin… Yaşamak için başka bir amacı olmaz ki zaten bu coğrafyada kadının! Eğer kadınsan güçlü erkeğinin soyunu devam ettirecek erkek çocukları ona vermelisindir. Bu noktada ortaya çıkan paradoksu yaratan kavram ise cinselliktir! Çünkü erkeklerin gözünde kadın anne olana kadar cinsel bir obje, bir tahrik ve taciz unsuru, karşı konulmaz bir lezzettir. Ancak anne olduğu anda bir anda kutsanır erkeğin gözünde, artık o bir oğul veren, yetiştiren ve emek verendir. Bu noktadan itibaren erkeğin algısı karışmaya başlamıştır. Bundan sonrası için kadına yaklaşım biçimi daha farklı olmalıdır. O artık erkeğinin tahrik objesi değil, çocuklarının annesidir. Erkek için paradoks işte tam da bu noktada başlar!

İnsanlık tarihinin en başından beri kadına ve erkeğe atfedilmiş bir takım toplumsal cinsiyet rolleri mevcuttur. Bu roller, her ne kadar zaman ve toplum yaşayışı içinde değişim göstermiş olsa da genel itibariyle ilk insandan beri benzerdir.

Mitolojiden başlayıp günümüze kadar kadın ve erkeği ele alıp, kabaca bir rol ayrımı yapacak olursak, karşımıza iki temel fark üzerinden oluşan bir grup karakteristik özellik ortaya çıkacaktır. Bu iki temel fark ‘eril’ ve ‘dişil’ kavramları üzerinden ‘kadın’ ve ‘erkek’e atfedilmiş özelliklerdir.

Eril ilk çağlardan bu yana gücü temsil eden karakteristikleri bünyesinde barındırırken, dişil daha ziyade erilden arta kalan zayıflıkları ve aczi taşımakla vazifelidir. Örneğin, Savaş Tanrısı Ares bir erkektir yani eril bir objedir; ‘’gücü’’, ‘’görkemi’’, ‘’acımasızlığı’’ temsil eder. Oysa aşk ve güzellik tanrıçası olan Afrodit; cilveli, ‘’gönül alıcı’’, ‘’sevgiyi’’, ‘’sevişmeyi bilen’’ ve ‘’zarafeti temsil eden’’ gibi dişil ile özdeşleştirilen karakteristiklerdir.

Güç erili temsil ederken, zayıflık dişile atfedilir; günümüzde kadın erkeğinin arkasında bu özellikleri yüzünden durmaktadır. Eğer ağlıyorsa bir insan ‘’kadın gibi’’ olmakla ‘’suçlanır.’’ Oysa bir kadın istediğini elde etmek için çabalıyorsa ‘’erkek gibi kadın’’ olur toplumun gözünde. Hem bir yandan ‘’erkek gibi kadınlar’’ övgü toplarken çevrelerinden ‘’kadın gibi erkekler’’ dışlanıp, kovulurlar toplum tarafından. Özetle bir erkeğin kadın gibi görünüp hissetmesi utanılacak bir davranışken, bir kadının erkek gibi davranması alkış toplamaktadır. Tüm bu çelişkilerin temelinde yatan ise daha önce bahsettiğimiz yüzyıllardır süregelen eril ve dişil kavramlara atfedilen toplumsal cinsiyet rolleridir.

Etrafımızda var olan tüm nesnelere ve algımızda olan tüm kavramlara derinlemesine düşünerek bakacak olursak eğer, karşımıza çıkan keskin ve net cinsiyet rollerini görebiliriz. Mesela, güneş erkektir çünkü dünyamızı aydınlatan ışık kaynağıdır ama toprak kadındır çünkü doğurgandır; ekilen tohuma hasatla cevap verir.

Kabaca, sert ve baskın olan tüm özellikler erile aittir; kırılgan ve baskılanabilenler ise dişile. Günümüze dönersek, insana en çok hükmeden mecra olan televizyona baktığımızda ise artık bu temel eril-dişil rollerin ne kadar etkin ve bilinçli olarak kullanıldığını, bu mecraya maruz kalan ve algı seçiciliğini yitiren insanın nasıl manipüle edildiğini görebiliriz.

İlerleyen dönemlerde insan’oğlu’ yine ‘’erkeğin soy devamlılığında başat aktör olduğunu fark edip’’, dünya toplumlarında egemenliğini tekrar kurmayı başarmış ve ‘’modern dünya düzeni’’nde yine üstünlüğü ele almıştır.

Reklamlar ve çok seyredilen diziler üzerinden bir değerlendirme yapacak olursak durum daha da netleşecektir. Türkiye’de ve aslında dünyanın genelinde kadınlar, entegre edildikleri tüm reklam filmleri ve dizilerde öncelikle cinsel gücü etkileyen ve erkeği motive eden bir seks objesi olagelmişlerdir. Bunun en temel örneği çikolata ve parfüm reklamlarıdır. Kadın her zaman arzu uyandıran, şehvet veren ve kusursuz vücuduyla konunun merkezinde duran pasif değişkendir. Pasiftir çünkü bu reklamlarda, reklamın temel maddesini kendisi olduğunu bilmeksizin sadece ona verilen objeyi en iyi taşımakla yükümlüdür. Bilinçli olarak erkeği baştan çıkaran cazibeli kadını oynar.  

Çocuk bezi, bebek maması gibi reklamlar da ise, kadın eve ait bir obje gibi konumlanırken, annelik özelliği ile dikkat çeker. Bu tip reklamlarda kadın çocuğunun gelişimi için her şeyin en iyisini yapmak ister, fedakâr ve hatta cefakârdır. Buna benzer olarak gıda reklamlarında ise, kadın mutlaka ‘’evinin hanımı’’, eşinin ve çocuklarının ‘’bakıcısı’’ konumunda yer alır. Onlara her zaman yemeklerin en lezzetlisini, en sağlıklısını yapmak isteyen ve bunun için uğraşan hep kadındır. Aynı reklamlarda erkek ise sofranın başköşesinde oturup, kadının yaptığı yemekleri test eden ‘’bilirkişi’’ konumunda yer alır.

Temizlik malzemesi reklamlarında kadın figürü daha çok temizlik görevlisi biçiminde yer almaktadır. Bu tip reklamlarda kadın ya elinde bir bezle mutfakta veya banyoda bir yerleri temizliyordur ya da ‘’salaklığı’’ yüzünden bozulan çamaşır makinesiyle uğraşıyordur. Bu reklamların sonunda çıkan kahraman konumundaki kurtarıcı kişi ise kesinlikle bir erkektir!

Özetle kadın reklamlarda genel itibariyle tek tipleştirilen, aşağılanan ve/veya basmakalıp tipler üzerinden ‘’yüceltilen’’ bir biçimde konumlandırılmaktadır. Kadına tıpkı sosyal hayatta olduğu gibi içinde bulunduğu bu tip işlerde de seçme hakkı tanınmamaktadır. Dayatılan hayatı yaşamak, dayatılan işlerde çalışmak ve dayatıldığı gibi davranmak kadının statüsünü ve etrafında oluşan kurallar zinciri içindeki yerini de belirlemektedir. Terbiyeli durur ve istenileni yaparsa, statükoyu belirleyen eril tarafından hediyesi verilecektir.

Kadın olmak zor zanaat görüldüğü üzere! Bize toplum tarafından dayatılan bu rolleri benimsedikçe de zorlaşmaya devam edecek. ‘’Düzgün otur kızım’’, ‘’Edepli gül’’, ‘’Babanı dinle’’, ‘’Kocanı dinle’’, ‘’İyi bir anne ol’’, ‘’Sağlıklı çocuklar doğur’’, ‘’ama mutlaka doğur, neslimizi devam ettir’’ dinlemeye devam ettiğimiz müddetçe artarak devam edecek ve üzerimize yapışan onca etikete yenileri eklenecek.

Kadın hareketinde başkaldırının ve direncin önemini vurgularken değinilmesi gereken en belirgin gün ise, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’dür. Direnen kadının simgesi haline gelmiş bu özel gün, tüm kadınlara seslerini duyurmak için bir fırsat bulma imkânı sunuyor.

8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasının, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur. ABD'nin New York kentindeki bir tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermekteydi. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçabilir ve yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür. Bu talihsiz olayın yaşanmasının ardından, 1910 yılında Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857’de tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın ‘’Dünya Kadınlar Günü’’ olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

Türkiye'de ise, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın olarak kutlanmaya başladı.